Leş

“Yüz karası insanlığın tüm pisliğini yutmuş bulutlar. Göğe sığmamış ki taşmışlar. Yeryüzünden aldıkları nefreti yine ona kustu bulutlar. Çürük et ve lağım kokusu birbirine girmiş, hangisinin yok oluşu daha çok hatırlattığına karar vermek güç. Kasvetle yoğrulmuş pusun ardında ayaklanmış leşlerin karaltıları var. Göz birkaç metre ötesini görmezken leşler çok uzakta olmasa gerek. İşte oradalar! Yavaş yavaş daha belirgin ve daha leşler. Beklenmedik birkaç şeye takılıyor gözlerim. Grinin binbir tonu içinde zar zor taşıdıkları renkli torbalar var. Yüzleri renksiz ve donuk, ceplerinde ise kan. Bu renk cümbüşünün içinde dünya devlerinin sembolleri, bir artık misali bize düşer ısırılmış elmalar var.

Solları boş leşler yavaş yavaş uzaklaşıyor yanımdan ve ileriden gelen bir sarsıntı hissediyorum. Yüzlerce insan koşuyor gibi… Sislerin ardından karartılar görüyorum. Korku ve çaresizlik zehir misali sarıyor bedenimi ve koşmaya başlıyorum. Yüzlerce leş ardımda, ben kaçıyorum. Sonra kulak kanatan bir cızırtıyla göklerin ardından bir ses anons yapıyor. Arkamdaki leş sürüsü hızlanıyor ve ben bu savaşta mağlup oluyorum. Reyonlar arasına sıkışan hayatlar altında eziliyor; önce ruhum, sonra bedenim. Bir böcek gibi…”

Kan ter içinde uyandım. Uzun zamandır bu kadar saçma rüyalar görmüyordum ya da kabus, her neyse! Ben genelde rüya görmem. Böyle zamanlarda beni kendime getirecek tek şey kahve. Mutfağa girdim. Burnuma keskin ve pis bir koku geldi, leş gibi. Leş gibi? Bu, bu sabah için pek uygun bir tabir değil. Kokan şeyin ne olduğunu anlamak için çöp kutusuna baktım; biraz yemek artığı, modası geçmiş 3-5 kıyafet, pizza kutuları ve biraz çürük meyve… Son birkaç günde anlaşılan fazla çöp biriktirmişim. Bu kokuya sinekler de gelmiş. Bu kadar aciz yaratıkların varlığı beni güldürüyordu. Biraz onları izledim, sıkılmam 10 saniyemi aldı. Onları tek tek avladım ve leşleriyle birlikte ait oldukları yere gittiler.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir